31 Ocak 2012 Salı

Modafobik ile Paris seyahati...

17 yaşındaki moda blogger'ı Tuna Mert'in Paris seyahati tüm detayları ve fotoğraflarıyla freemag derginin 3. sayısında...


Seyahat etmek tatillerde yaptığınız bir eğlence değil de hayatınızın merkezi olursa o zaman gerçek bir maceraperest olursunuz. Yeni bir yer keşfetmek istiyorsanız asla gazetelerdeki veya internetteki gezi ilanlarına bakmamalısınız. Önünüze büyükçe bir dünya haritası açıp gözünüzü kapattığınızda parmağınızın ve kalbinizin ucunda hissettiğiniz ilk yerde durmalı ve uçak biletini almalısınız. Kısacık hayatta dolu dolu macera yaşamak için daha ne bekliyorsunuz? İşi gücü nasıl bırakayım, çoluk cocuk var evde, yığınla sınav bekliyor beni okulda diyorsanız maceraya atılmak için yapmanız gereken tek şey benimle birlikte dünyayı keşfetmek, hem de koltuğunuzdan bile kalkmadan! İlk durağımız Paris, havalar da soğumuşken şöyle güzel bir kahve yapın, yumulun koltuğunuza. Uçuşa hazır mısınız?

Bu seyahatin tüm detayları Tuna'nın anlatımıyla çok yakında freemag derginin 3. sayısında...


freemag.tr: Hem öğrenci, hem ajans sahibi, hem de blogger...

freemag.tr: Hem öğrenci, hem ajans sahibi, hem de blogger...: Ne zamandan beri bloggersınız ve blog açma fikri nereden çıktı?   2009'un Kasım'ından beri paylaşımda bulunuyorum, nette çok gezin...

Aydın'ın sesini duyun!


Geçtiğimiz günlerde Aret Vartanyan'ın Yaşam Atölyesi'nde tanıştım Aydın ile.
Küçüklüğümden beri makyaj sanatına karşı bir ilgisi olan Aydın, hayatı boyunca bu alanda birşeyler yapmak istemiş ancak birtürlü cesaret edip, adım atamamış. Lütfen biraz zaman ayırın ve devamını kendi ağzından dinleyin;
"Neden bu zamana kadar kendim olabileceğim, böylesi sanatın içinde yer alamadığımı bilemiyorum. Aslında biliyorum ama bunu anlatmak o kadar zorki. Kendi yaşam biçimim? sosyal çevrem? ve anlam veremediğim başka başka nedenler...
Ben Malatya' nın Doğanşehir ilçesinde ailemle yaşıyorum. 30 yaşımdayım, çok istememe rağmen liseden sonra okuma fırsatım olmadı. Yaşadığım yerde tarlalarda çalışıyorum. Uzun zamandır İstanbul'a gelmek ve buralarda eğitim almak için bir çok yerlerle iletişime geçtim ama başarılı olamadım, ya da eksik bir şeyler vardı bilemiyorum. Ta ki... Ülkü Öktem Hanım ila iletişime geçinceye kadar. Kendisi Amerika'da Kimya Prof. ve öğretim üyesi. Yeni yıl tatilinde geldiğinde İhsan Akbulut Hoca'dan eğitim almamı ve konaklamamı sağladı.

Kırsal kesimde yaşadığımdan makyaj sanatı eğitimi almam konusunda daha fazla imkanlar sunduğu için İstanbul'u seçtim.
Bu iletiyi yazmamdaki amacım cılız sesimi duyurabilmek. Bu öyle birşey ki küçücük bir ışığın peşinden koşar gibi bir şey. Bir umut yazıyorum.

Belkide cılız sesimi duyurmakta zorlanacağım. İnanın sesimin duyulmasını o kadar çok istiyorum ki ben dahi tahmin edemiyorum. Ama yine de size ulaşmaya çalışmak ve maille de olsa iletişime geçmek bana birazcık olsun umut vermeye başladı.

Şimdiden çok teşekkürler...

İşte kendi ağzından Aydın'ın hikayesini dinlediniz, aşağıdaki de onun "yaşama" mektubu. Lütfen okuyun! Belki ona hep birlikte yardımcı olabiliriz. İstanbul'a gelmesi ve gönül verdiği işi yapması için bir fırsat yaratabiliriz..
Dip not: Belirtmek isterim ki İhsan Akbulut Aydın'ı çok da yetenekli bulmuş!

SESİM CILIZ AMA BENİ DUYUN
Yağmur yağar yerler ıslanır. Engelleyemezsiniz, engelleyemedim.

Artık yerler ıslak, ıslak zeminde ağır aksak ilerlersiniz. İsteseniz de istemeseniz de yerler ıslak. Yıllardır bu ıslak zeminde yalın ayak yürüyorum. Her adımda içimde bir acı, her solukta başka bir acı, her dokunuşta bambaşka bir acı yaşıyor ruhum. Acılara alıştım. Alışamadığım başka şeyler de var. Ağır, çok ağır, taşıyamıyorum. Buna da alışır mıyım? demek istemiyorum, alışma da nafile.

Ben doğmadan önce kalıplarım doğmuştu hazırdı ve yaşam şeklim çizilmişti. Bana düşünme fırsatı da verilmemişti hiç kimseye verilmediği gibi. Kendi hayatımı şekillendirme hakkı ben doğmazdan önce benden çalınmıştı belki de. Benim payıma da, bu çizilen yolda ıslak zeminde sürünmek düştü. Kim bilir belki de yaşanan hayatları seyretmekti görevim. Kim vermişti, neden vermişti bu görevi bilmiyorum.

Ne kadar da böyle bir hayata mahkûm edilsem, ne kadar üzerime uymayan hayatı yaşasam, zemin ne kadar da ıslak olsa, yüreğimin derinliklerinde umutlarımı yeşertmeye ve gizli gizli beslemeye çalışıyorum. Yeşeren filizi beslemeli suyunu vermeliyim. Yine benden habersiz bir filiz verdi yaşam. Tutkulu heyecanımı ve var olma heyecanımı hissediyorum. Günlerdir aylardır, yıllardır bununla yaşıyorum bekliyorum. Hep beklediğim gibi. Ne zaman ayağa kalksam hep hüsranla yerime oturuyorum kendi zeminimde ağır aksak yürüyorum. Artık bu heyecanımı yaşamak istiyorum, yaşanmamışlıkları yaşamak, duygularımı dışa vurmak, kendimi var etmek istiyorum. İçeri düşen bir tutsak gibi gün sayıyorum. İçimdeki yaşam özlemi, içimdeki yaşam tutkusu hayallerimi şekillendirdi. Hayallerim beklentilerimle büyümeye başladı taşıyamıyorum, benim için hazırlanan kalıplara sığmaz oldu. Yabancılaşıyor muyum? yoksa ne bilmiyorum. Belki de çaresizliğin yarattığı bir çıkış yolu, belki de var oluşum bilmiyorum. Artık tahammül edemiyorum, ne yaşadığım yere, ne de dokunduğum her yere. Başka bir şey istiyorum başka. Hissediyorum yaklaştım. En ufak bir ışık görse gözlerim, bakacak. En ufak bir ses duysa kulaklarım, duyacak. Öyle bir şey ki bu, çaresizce geleceğe ve yarınlara özlem duymak gibi bir şey. Zeminin ıslaklığını bile bile umutlu olmak, sesimi duyurmaya çalışmak.

Her ne kadar da sessiz çığlığımı duyurmaya çalışsam ve çaba göstersem de kimse duymuyordu. Ne acıdır ki bazen ben bile kendi çığlığımı duyamaz olmuştum. Artık hayata kendi penceremden bakmak istiyordum. Kendi kalıplarımı oluşturmak ve umutla beklediğim yarınlara yelken açma zamanı geldi sanırım. Artık var olma zamanı, içimdeki bu isteğe engel olamıyorum. Olmak da istemiyorum. Sanki bir şeyler yeniden doğacak, sanki bir şeyler yeniden yeşerecek

Belki de yine yağmur yağacak ve yerler ıslanacak. Ancak bu yağmur benim yağmurum olacak. Yağmuru yağdıran umut olacak ve umut yağmuruyla ıslanacak yerler. Her gün yağmur yağsın isteyeceğim, yalın ayak ıslak ayaklarımla zemini hissedeceğim.

Aydın Tokgöz
aydintokgoz@gmail.com


.

Hem öğrenci, hem ajans sahibi, hem de blogger...



Ne zamandan beri bloggersınız ve blog açma fikri nereden çıktı? 
2009'un Kasım'ından beri paylaşımda bulunuyorum, nette çok gezinirim öyle böyle değil saatlerimi harcıyorum, dolayısıyla çok fazla şey buluyorum ve aa çok güzelmiş diyip kalıyordum eskiden, bunları birilerine gösterme isteğini azıcık da olsa bastırır bir blog diye düşündüm.. Evet şu an izleyicilerimle bu ihtiyacım saglanıyor =) Bir de yakın zamanda http://bultencenneti.blogspot.com/ adı altında sadece Basın Bültenlerini paylaştığım bir blog daha açtım. 
Ne iş yapıyorsunuz? 
Aslen öğrenciyim. İktisat okuyorum. 4 senedir çeşitli organizasyonlarda çalışıyorum, şu an SocratesEvent adı altında bir ajans sahibiyim..
Hangi moda bloglarını takip ediyorsunuz?
Yüzlerce =) Sanırım bu soruyu hangilerini seviyorsunuz diye cevaplasam problem çıkmaz =P
http://www.parkandcube.com/
http://www.stylescrapbook.com/
mellow mayoness
http://www.modaerator.com/
http://www.curcunam.net/
http://blog.mrslilien.com/ ve anketi saçmalaştırmak istemediğimden ilk aklıma gelenleri yazdım bıraktım..

Diğer moda bloglarından sizce farkınız ne? 
Blogumu ilham verici bir kaynak olarak tasarlamaya çalışıyorum. Bilmediğimiz o kadar güzel üretimler
var ki bunları bulmak için çabalıyorum, blogumda hiç görmediklerinizi paylaşmaya çalışıyorum..
Favori modacılarınız kimler? 
3.1 Phillip Lim ve Alexander Wang tasarımları özellikle beklediklerimdir.
Takipçilerinizin artması için neler yapıyorsunuz? Onlarla tanışıp, görüşüyor musunuz? 
Olabildiğince sosyal medyada bulunmaya, onlara sadece blogda değil hızlı bir şekilde Facebook ve Twitter üzerinden de paylaşımlarda bulunmaya çalışıyorum.. Ben beni ucundan bile olsa takip eden herkes ile tanışmak isterim, kendimi daha iyi anlatabilmek için artık yavaş yavaş tanışıyorum onlarla, yeni arkadaşlıklarım doğmaya başladı =)
Blog yarışmalarına katılıyor musunuz?
Olabildiğince katılıp Twitter'da ve Facebook'da da paylaşmaya çalışırım. Ne verilirse verilsin sonuçta emek var..
Diğer bloggerlarla aranız nasıl? Kıyasıya bir rekabet olduğunu biliyoruz ve bazen bloggerlar birbirine zarar verici boyuta gelebiliyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? 
Ben ilk başladığımda böyle şeyler yoktu. Araya markalar girdiğinden beri bu hediye olayları falan başladı. Sanırım insanlar bu ödüller ve hediyeler için birbirini parçalar oldu.. Yoksa eskiden sadece bir günlük tutulurdu adı bu ödülü de yok.. Benim blogumdan tek beklediğim takdir görmek.. İnsanlar paylaşımımdan yararlanırsa ne mutlu bana. Tabi ki ödül kazanmak isterim ancak ben bunu meslek olarak yapmıyorum (henüz) bu benim bir çok yönümden sadece biri. Hırs gücümü vampirliğimi iş hayatı gibi diğer yönlerimde harcamam benim açımdan daha iyi olur..
Nelerden ilham alırsınız? 
Nette bulduğum kalp biçiminde bir kibritten bile bir sürü şey çıkarıyorum =P
Geleceğe dair planlarınız ve hayalleriniz neler?
İkizler burcuyum bir anım bir anıma uymaz. Çooook uzun dönemlere ait planlar yapamıyorum.. Şu an için yeni kurdugum Ajansım adına planlarım var.. Blogum adına da en az 3 bin izleyici ve binlerce yorum =) Birde Girlshygirlguide ismi söylemesi zor ama herkes tarafından bilinse ne güzel olur =)


25 Ocak 2012 Çarşamba

Cook Shop en prestijli şubesini açıyor...

Abdi İpekçi caddesi, her geçen gün açılan yeni mekanlar ve mağazalar ile cazibe merkezi olmaya devam ediyor. Bakın yakın zamanda caddeye kim geliyor;

Fotoğraflar: Yasemin Soydaş

İlk şubesini Nişantaşı City's de açan daha sonra Ulus, Paladium, Forum istanbul, Gordion AVM, Galeria ve Bodrum'a da şubeler açan Cook Shop tasting cafe zinciri son halkasını Abdi İpekçi'ye açmaya hazırlanıyor. İmzalar bugün atıldı ve ben de bu bilgiyi taze taze sizinle paylaşıyorum.
Tüm Cook Shop'larda olduğu gibi Abdi İpekçi şubesinin tüm iç dizaynını Mimar Engin Özmen yapacak. Geçen hafta hem biraz kafa dağıtmak hem de Cook Shop adına yeni keşifler yapmak için New York'a giden Engin Özmen önümüzdeki hafta da Londra'ya gitmeye hazırlanıyor. Bakalım oradan nelerle dönecek ve Cook Shop'ta bizi ne sürprizler karşılayacak. Engin Özmen'in sihirli dokunuşları ve konumu nedeniyle Cook Shop Abdi İpekçi, bence zincirin en prestijli şubesi olacak!
                                        

23 Ocak 2012 Pazartesi

Özgün stili ile Philip Crangi





Philip Crangi; stili ve tasarımları ile adından en fazla söz edilen aksesuar tasarımcılarından. 2008de CFDA ödülünü kazandıktan sonra bilinirliği hızla arttı. Aksesuarlarının karşı konulamaz cazibesinin yanına bir de Crangi'nin kişisel stili ve cazibesi eklenince büyüleyici bir hal alıyor. Zaman zaman jilet gibi şık takımlarla zaman zaman da salaş görmeye alıştığımız Crangi her haliyle özgün bir stile sahip. 





22 Ocak 2012 Pazar

Modada Zamansızlık

Tüm zamanlar moda...
20, 30, 40, 50, 60, 70, 80, 90'lara ait herşey vitrinlerde var.
Kime baksak ait olmadığı bir dönemin izlerini taşıyor.
Tamamen bugünlere ait bir akım başlayacak mı merakla bekliyorum.

APERATİVO


Dün akşam çok sevdiğim bir arkadaşımla buluşup Aret Vartanyan'ın Asmalımescitteki Yaşam Atölyesi'ne gittik. Aret'in toplu seminerlerinden ikincisine katılışımdı. Her dinlediğimde yeni birşeyler öğreniyorum. Gerçi bu ayrı bir post konusu şimdi başka birşeyden bahsetmek istiyorum. Seminerden çıkınca Aret'in önerisiyle Yaşam Atölyesi'nin hemen karşısındaki Aperativo isimli mekana gittik. Maksat biraz karın doyurmak, iki kadeh içmek biraz da dost sohbetiydi...
Aperativo 2 ay önce açılmış. Yılların başarılı işletmecisi Toga Çinkitaş'ı biliyorsunuzdur. Bilmiyorsanız da google'layarak daha önce neler yaptığını görebilirsiniz..


Tertemiz, şıkır şıkır, özenli bir mekan. Geceye şarap ve birkaç aperatif ile başladık. Soğan halkaları, kuşkonmaza sarılmış et, keçi peynirli bruschettalar nefisti. Gecenin bombaları ilerleyen saatlerde Tolga'nın önerisiyle denediğimiz Belvedere votka ile hazırlanmış kokteyller ve devasa boyutlarıydı:) Benim favorim Satsuma idi bir de salatalık ile hazırlanmış Martini.
Aperativo'da beni en çok etkileyen şey müzik sistemi oldu. O minicik mekanda paraya kıymışlar, dev gibi bir müzik sistemi kurmuşlar. Dans etmeden durmak ne mümkün... Sadece bu bile Aparativo'yu seçmek için bir neden.
Hızlı ve ciddi bir personeli var, nefis müzikler yapan sempatik bir DJ'i, kapıda son derece beyefendi ve güzel konuşan bir bodyguard'ı, en önemlisi tüm bunları sağlayan  tecrübeli ve titiz bir işletmecisi.
Asmalımescit'e yolunuz düşmezse de düşürün ve Aperativo'ya mutlaka uğrayın.

.

20 Ocak 2012 Cuma

Bir "serseri"nin kaleminden...


Geçtiğimiz günlerde Twitter'da dikkatimi çekti Aytuğ Akdoğan. Sonra blogunu keşfettim, sonra öğrendim ki 17 yaşında ilk kitabı "Ben Hep 17 Yaşındayım"ı çıkarmış. Şimdi ise 2. kitabı "Ağladı ve Gözyaşlarını Öptüm" daha piyasaya çıkmadan, benim masamda:)
Aytuğ'u akşam yemeğine davet ettiğimde henüz tanışmamıştık. O gelmeden bir gece önce, Aytuğ'u keşfetmek için blogunu incelerken, ölümden, insan öldürmekten, nefretten bahseden, yaşama ait hiçbir amacı olmayan, yaşamla ölüm arasında gidip gelen bir adamla karşılaştım. Ne yalan söyliyeyim biraz da tırstım. Evime davet ettiğim adam Dextervari bir seri katil olabilirdi...
Şaka bir yana çok değişik bir adam ve ben onu tanıdığım için mutluyum...
Bir kere o bir serseri,
Sonra çok az yiyor, az konuşuyor. Hep ben konuştum, yemeklerin hepsini de ben yedim:)
Charles Bukowski'yi, Jack London'ı seviyor.
Yazıları da kişiliği de "underground",
Geri planda kalmayı tercih ediyor, popüler olmak ve tanınmak istemiyor,
Varlıklı ve mutlu bir çocukluk geçirmiş,
Okul yıllarında öğretmenlerini sert tavırları ve (onlara göre) düstursuz cevaplarıyla bıktırmış,
Geleceğe ait ne bir hayal kuruyor ne de bir amaç belirlemiş,
Hiçbir zaman çalışmayı düşünmüyor,
Dünyayı dolaşmak istiyor, seyahati çok seviyor,
İstanbul, sigara ve yazmak onun tutkuları,
Aşk'a inanmıyor,
Seksi,
Kadınlar onu avucunun içine alamadıklarından, ona tutkuyla biraz da öfkeyle bağımlı oluyorlar.


Allah'a inanıyor,
Ailesini seviyor,
Kurallardan ve dayatmalardan hoşlanmıyor,
Kız arkadaşıyla anne-babasının yatağında neden seviştiğini hala çözememiş ama bir sebebi olduğunu düşünüyor, en sonunda bulacak:)
Kimse ondan birşey beklemesin istiyor çünkü o da kimseden birşey beklemiyor,
Hayatı ve kendi davranış şekillerini, sebeplerini sürekli sorguluyor,
Zarar vermeyi seviyor, özellikle kendine ve bedenine. Bu nedenle sağlıklı beslenmeden nefret ediyor,
Çok yumuşak başlı görünüyor, ama her an patlayabilirmiş gibi bir his de veriyor.
Az konuşsa da akıp giden bir sofra muhabbeti için iyi bir partner özellikle de iyi bir dinleyici,
Yaşıtlarından ve hatta yaşıtı olmayanlardan onu anlayan çok az kişi olduğunu düşünüyor,
Onu anlayan belki de tek arkadaşı geçen sene 20 yaşında ölmüş,
Bunun üzüntüsünü ve kızgınlığını üzerinden atamıyor,
Biraz da bu yüzden son dönemlerde Allah'ı sorgulamaya başlamış...
İşte böyle...
Aytuğ kapıdan çıkıp gittiğinde uzun bir yolculuktan dönmüş gibiydim. Az konuşsa da çok şey anlattı bana. O gittikten sonra benim için imzaladığı kitabını aldım ve yatağımın içinde onunla derin bir yolculuğa çıktım...
Kitaptan bahsetmeyeceğim çünkü algıya ve bakış açısına göre çok çeşitli yorumlar alabilir bu kitap.
Ben çok sevdim o ayrı. Kitabın ilk sayfalarını okurken, hayranı olduğum Charles Bukowski'yi okuyorum sandım. Şunu söylemeliyim ki; bir çocuğunuz varsa, onun iç dünyasına biraz daha yaklaşmak için size rehber olabilecek bir kitap. Ayrıca 19 yaşında bir gencin; düşünce, hayat, sorgulama boyutunda ne kadar ileri gidebileceğini görmek için de bu kitabı okuyabilirsiniz..


.

19 Ocak 2012 Perşembe

freemag derginin 3. sayısı geliyor..

Kışın kendini fazlasıyla gösterdiği şu günlerde sıcacık evlerimiz bizim kaçış noktalarımız. En iyi dostlarımız; dvd filmlerimiz ve bitki çaylarımızla bol kestaneli biraz da yalnız akşamlar geçiriyoruz. Geri planda kaldığımızı ve birşeyleri kaçırdığımızı hissettiğimiz anlarda da Twitter ve Facebook’tan sosyalleşiyoruz… İşte bu ruh halinin de etkisiyle dergimizin 3. sayısında her zamankinden daha fazla kamera arkasındakilere, geri planda kalan “değer”lere yer verdik.

90’lı yıllara jet-set hayatı ve ödediği vergilerle damgasını vurmuş, 1.5 yıl hapis hayatından sonra şimdilerde geri planda kalmayı tercih eden NAİL KEÇİLİ; reklam sektörü, yeni çıkacak kitabı ve hayatı ile ilgili çok çarpıcı açıklamalarda bulundu.


Klass Magazin dergisinin yaratıcısı ve sahibi MUAMMER KAPUCUOĞLU; duruşu ve kimliği ile bizden “magazin hayatının son centilmeni” ünvanını aldı. 7 yıldır yaşattığı dergisi Klass Magazin kendi kulvarında başa koşarken, o hep tüm mütevaziliği ile geri planda kalmayı tercih etti…
Mafia Hair kuaförün sihirli elleri AHMET AĞIRBAŞ, içindeki anarşist kişiliği kırmak ve kişiliğini sakinleştirmek için Tibet’e gidip geldikten sonra Nişantaşı’nda açtığı kuaför salonu ile kadınların saçlarına “yükselen ruhundan” üfleyerek, eşsiz saç tasarımları yapıyor. Kendisi hep geri planda kalsa da sokaklarda onun elinden çıkmış saçlar fazlasıyla ön planda…



Birbirinden çok farklı karakterlere sahip tasarımcı iki kardeş EZRA-TUBA ÇETİN. Markaları son zamanın yükselen değerlerinden. Bir dönem marka olma yolu kameraların önünden geçerken, günümüz tasarımcıları geri planda kalmayı tercih ediyor. Onların özgürlükleri belki de ruhlarını ve yaratıcılıklarını besleyen en temel öge… 


ve severek takip ettiğiniz 3 moda blogu;
PINSTYLE,
ALIŞVERİŞ CİNİ,
STILIZE'den sezon önerileri, "must"lar...


MODAFOBİK'in blogger'ı Tuna ile Paris seyahatine çıktık...





17 yaşında ilk kitabını yazan AYTUĞ AKDOĞAN 2.kitabı "Ağladı ve Gözyaşlarını Öptüm" ile yine çok konuşulacak...


Tarzı ile dekorasyon dünyasında fark yaratan HALİT BERKER nelerden ilham alıyor?


O artık sosyetenin küçük kızı değil. Fotoğraflarıyla olay yaratan bir sanatçı; MERVE HASMAN...


ARET VARTANYAN son kitabı "Bir Yüz Bir İnsan" ile ruhlarımıza dokunmaya devam ediyor...


Kışın soğuk geçen şu günlerinde, içinizi ısıtacak ÇORBA tarifleri...


Sanata gönül vermiş bir blogger ERİL ŞERBETCİ, fikri kadar emeği de büyük sanat eserlerini bizim için inceledi...



VE DAHA PEK ÇOK KONU... ÇOK YAKINDA 3. SAYIMIZ İLE SİZLERLEYİZ...



17 Ocak 2012 Salı

Önden mini, arkadan maxi

Bu sezon önü kısa arkası eteklere bayılıyorum. Gözüme çarpan örnekleri;
Ezra+Tuba, Zara ve My Best Friends'den...

                                                                     







               


 .

11 Ocak 2012 Çarşamba

İsmi mini, içeriği maxi bir site...


Hergün neredeyse en çok tıkladığım sitelerden biri olan Mini Fikir'i tanımıyorsanız hemen tanışın:) 
www.minifikir.com özellikle çocukları ve dolayısıyla ebeveynleri ilgilendiren bir site. Yeni fikirler, son haberler, kitaplar, filmler, oyunlar ne ararsan var. Bu anlamda anne-çocuk için adeta bir derya.
Sitenin yaratıcısı yazar Ece Arar'ı da sizinle tanıştırmak istiyorum. Fotoğraftaki kızı Elvin de annesi gibi tam bir kitap kurdu:)

Bu arada şunu da eklemeden geçemeyeceğim; internetle profesyonel ilişiği olan kişiler extra hızlı oluyor. Sorularımı maille attıktan yaklaşık 10 dakika sonra cevaların gelmesiyle Ece bir rekora imza attı:)


Nereden çıktı bu MiniFikir fikri? Yani neden fikir "mini" eki almış blogunuzda? 
Miniden birkaç kasıt var. Birincisi çocukları çağrıştırması, bir diğeri de haberlerin kısa ve öz olması.
Siz en eski bloggerlardansınız. Kaç senedir blog yazıyorsunuz?
Benden eskiler daha çoktur gerçi ama ben altı yıldır bloggerım.
Eskiden blogger olmak ve şimdi blogger olmak arasındaki fark nedir?
Bloggerlık eskiden amatördü ve herkes her telden çalardı, bugün çok daha profesyonel ve bir alanda uzmanlaşmış bloglara daha çok rastlıyoruz.
Blogunuz sizin için ne ifade ediyor?
Blog demeye dahi dilim varmıyor. Zira çocuk haberleri sitesi olarak bakıyorum ona. Mesaimin büyük bir kısmını MiniFikir.com’a harcıyorum ve nerede ne var bulabilmek, yazabilmek, röportajlar gerçekleştirebilmek için çok emek harcıyorum. Tabii ki zevkle!
Hayatınızı kazandığınız işiniz ne?
Ben yazar ve gazeteciyim. 2005'ten beri aldığım bir kararla freelance çalışıyorum. Kimi zaman yoğun, kimi zaman gayet “free” bir insanım:)
Sizce bloggerlık ile geçinilebilir mi?
Evet geçinilebilinir. Ama profesyonelce bu işi yapmak lazım. Mesai harcamak lazım, bir konuda uzmanlaşmak, kişisel haberleri daha fazla işlemek, mümkünse gündem oluşturmak, yaptığın/ yazdığın şeyi iyi bilmek, doğru kontak kurabilmek, teknik altyapı, eli yüzü düzgün bir görünüm lazım. Gerisi gelir zaten:)
Sosyal medyanın gücüne inanıyor musunuz?
Kesinlikle inanıyorum. Anında haberdar olduğumuz yegane alan sosyal medya. Bir tek bu da değil, birçok insan tanımamıza, aklımıza gelmeyecek birçok linki açarak yepyeni şeyler öğrenmemize de yol açıyor.
Sosyal medya bağımlısı mısınız?
Bağımlılık mı bilmiyorum. İnternet elimin altında ise ben de hep takipteyim. Ama mesela hafta sonları uzun saatler uzak durmaya da gayret ediyorum. 
Blogunuza ve sosyal medyaya yeterince vakit ayıramamaktan şikayetçi misiniz?
Hayır, tam tersi. Benim bir saplantılı huyumdur, bir şeye çok dikkat verip başka şeyleri unutabilirim. Bu aralar vakit ayıramamaktan değil de çok ayırmaktan şikayetçiyim diyebilirim. 
Sosyal medya ve blogunuz sayesinde yeni dostlar edindiniz mi?
O kadar çok edindim ki!
En uzak hedefiniz ve hayaliniz nedir?
Aaa çok zor soru bu. Konu MiniFikir ise ama, cevabı kolay. En çok okunan çocuk haberleri sitesi olmasını hayal ediyorum. Uzak bir zamanda da değil; bir yıllık hedefim bu.


.


10 Ocak 2012 Salı

İç makyaj nedir?


 Geçtiğimiz günlerde bir eventte bir araya geldiğim Estetik Plastik Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Yakup Avşar'ı yakalamışken birkaç şey sordum. 

Son günlerde çok sık duyduğum Fat Make-Up yani iç makyaj nedir önce onu öğrendim. Bakın neymiş;
Normalde kadınlar daha pürüzsüz, daha canlı, daha enerjik görünmek için makyaj yapıyor ya, ancak bazen gözaltı çok çukur olabiliyor, bazen girinti ya da çıkıntı sorunu görülüyor, makyaj bu boşlukları dolduramıyor. Bu durumda yağ enjeksiyonu boşlukları doldurarak yüze canlılık ve hacim kazandırıyor. O canlılık ve hacime de iç makyaj deniliyormuş.
Yağ enjeksiyonu vücudun her bölgesine uygulanabiliyor. Meme, popo, kalça, bacak içi, bacak, eller, dekolte de kullanılıyor ama en etkili sonuç yüz bölgesinden alınıyormuş.
 
Op. Dr. Yakup Avşar nasıl yaptığını anlattı;Kanüller o kadar inceki normal gözle deliği göremiyorsunuz. Yarım saat süren bir işlem. Lokal anestezi ya da küçük bir genel anesteziyle yapılabiliyor. Hastanın yağ fazlalığı olan bölgesinden yağı alıyoruz. Bu bölge göbek, karın, basen olabilir ya da erkeklerde simit bölgesi denilen bölgeden alınabiliyor. Alınan yağ daha sonra istenilen bölgeye enjekte ediliyor. Yağ enjeksiyonu yapıldığında hacim sağlanmış oluyor.” 

 
Yağ enjeksiyonu yapıldığında yaşlanma geciktiriliyor. Bir defa yapıldıktan sonra farkı çok kolay farkedebiliyormuşuz.  Bu nedenle çoğunlukla başka uygulamaya gerek kalmayabiliyormuş. İkinci defaya bazen birkaç yıl sonra ihtiyaç duyuluyormuş. Eğer defekt çoksa bir daha yaptırılabiliyormuş. Koyulan yağın yüzde 30-40’ı kalıcı olduğu için işlemin 2-3 defa tekrarlanması tam sonuç sağlıyormuş. 
Benden bu kadar karar vermek size kalmış:) 


.

9 Ocak 2012 Pazartesi

Koray Caner ile Beymen Blender

Geçen ay moda blogger'ı Koray Caner ile bir çekim yapmıştık. Dergide yayınlandı ama videolar mix yapıldığından böyle ayrıntıları orada göremediniz. O gün Koray ile Nişantaşı'nda buluştuk, Beymen Blender'a girdik ve Koray'ın en sevdiği aksesuarlara baktık. Siz de izlemek isterseniz, hazır ucuzluk da başlamışken bu son fırsatları değerlendirin. Belki bugün siz de Blender'a uğrarsınız:)

 

6 Ocak 2012 Cuma

Yeni markamız My Best Friends hayırlı olsun...


Geçtiğimiz gün ünlü moda blogu "moda tukusu"nun bloggerları A&Y'in yeni çıkardıkları moda markası "My Best Friends" in açılış davetine gittim. Nişantaşı Orhan Ersek sokakta açtıkları mağazaları benim ofis-evimin bir üst katı. Yani üst kata çıkıverdim hehe...
Ayşegül ve Yasemin gibi iki komşu edindiğim için sevinçliyim. Tıkır tıkır neşeli topuk seslerini gün boyu dinliyorum:)) Yukarıda gördüğünüz fotoğrafları çekerken de çok eğlendik. Hep birlikte gülme krizi yaşadık. Hala gülüyorum baktıkça:))


Neyse gelelim sadede...
Hepsi özenle düşünülmüş, çok kaliteli kumaşlarla ve kaliteli bir dikişle hazırlanmış My Best Friends ürünlerine bayıldım. Ellediğinizde kaliteyi hissettiğiniz ürünler her zaman iş yapar. Sade ama etkileyici bir koleksiyon hazırlamış kızlar. Hem de öyle böyle değil kocaman bir odayı tasarımlarıyla dolduracak kadar geniş bir koleksiyon yaratmışlar...
Yolunuz Nişantaşı'na düşerse mutlaka bu şık koleksiyonu görün. Üstelik 2 güleryüzlü harika kadın Ayşegül ve Yasemin'le kahve içmek de yanınıza extra kar kalır:)



Tabiki blogger dostları "moda tutkusu"nu bu önemli günlerinde yanlız bırakmadılar:)


5 Ocak 2012 Perşembe

Sayım Çınar'ın gözünden ödüllü blogger Gülenay Börekçi

Hürriyet Gazetesi'nin düzenlediği Bumerang ödüllerinde en iyi blog ödülünü alan Egoist Okur'un yaratıcısı gazeteci Gülenay Börekçi'nin Sayım Çınar röportajını okudum biraz önce. Sayım her zamanki gibi harika bir iş çıkarmış, ince detaylara dokunmuş, su gibi bir sohbet olmuş.  Sizinle de paylaşmak istedim.


Önce Sayım'ın gözünden röportajın ve Gülenay'ın hikayesini dinleyelim;
"Habertürk’ün hafta sonu eklerinde çalışan Gülenay Börekçi yi uzun yıllardır tanırım. Bu röportajı yapmak için aylardır peşinden koştuğumu da belirtmeliyim. Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” polemiği patladığında, tartışmayı bir adım öteye götürmeye, Tutunamayanlar’ın dokunulmazlığını sorgulamaya ilk cesaret eden Gülenay Börekçi’nin Egoist Okur adlı bir internet sitesi oldu. Bütün yıl başka bir sürü enteresan haber, röportaj, yazı okuduk Egoist Okur’da. Bahadır Baruter’in ülkesine sitem mektubunu, Altay Öktem’den 30 bin kitabın “tutuklanma” hikayesini, “ermiş” Paulo Coelho’nun satanist olarak geçirdiği yılları, Tolstoy’un büyük aşkı Prenses Elisabeth Obolenskaya’nın gazetede resmini gördüğü yakışıklı bir Türk’e âşık olarak ülkesini terk edişini, sonra da Reşat Nuri Güntekin’in kuzeni olan o Türk’le evlenmesini, Yıldız Savaşları’nın yönetmeni George Lucas’ın bir Halide Edib hayranı olduğunu hatta The Greedy Heart of Halide diye bir belgesel çektiğini, romancı Dave Eggers’ın ödüllü romanı Ne Nedir’i Datça’da tatilde yazdığını, Survivor gibi reality show’ların bir Türk psikologun 50 yıl önce ABD’de gerçekleştirdiği toplumsal deneyden ilham alarak yaratıldığını, bu yıl yaşanan sahte Nobel hadisesini ve daha neleri neleri…
Sonunda Egoist Okur adlı bu güzel, zengin ve ödüllü blogun yaratıcısı Gülenay Börekçi’yle konuşmaya karar verdim. Habertürk gazetesinin hafta sonu eklerinde çalışan, kitap ekini hazırlayan ve şimdilerde HT Cumartesi’de kitaplara dair Kâğıt Kokusu adlı köşeyi yazan Gülenay bize çok ilgi gören blogunu ve edebiyat dünyasını son zamanlarda olup bitenleri anlattı…

http://egoistokur.com/





Gülenay, seni ilk olarak Hürriyet binasında, Amica ve Biba gibi dergileri çıkardığın yıllardaki sohbetlerimizde tanımıştım. Picus dergisiyle medyadaki en parlak edebiyat gazetecilerinden biri olarak çıktın karşımıza. Şimdi Habertürk’tesin. Şunu soracağım: Kitaplardan çok yazarlarının haber olmasına ne diyorsun? Son olarak Orhan Pamuk’un gizli aşk ilişkileri gündeme geldi…
Yazar haber olur tabii Sayım’cım, niçin olmasın? Dünyanın her yerinde olur. Orhan Pamuk’un son iki ilişkisine dair o bilgileri öğrenip de susacak bir gazeteci düşünemiyorum ben. Bu işin magazini de yazılacak, reklamı da yapılacak, hadisesi de çıkacak elbette. Hem ne bileyim, Türkiye’de rakı masasının başına oturduklarında yazarlar sadece edebiyatı mı kurtarıyorlar? Nasıl hararetli dedikodular dönüyor oralarda, sen de biliyorsun. Kendilerinin her fırsatta eğlenerek yaptığı şeyi gazetecilerden görünce kızıp köpürmesin kimse.

Ama sen dedikodu yazmıyorsun…
Yazmıyorum. Sohbete katılırım, konuşulanları dinlerim ama işin o anlamda magazinini yapacak ne arzum vardır, ne becerim... Bir de herkes bilir; ben röportaj yaptığım kişiyi koruyup kollarım. Ağzından kaçırdığı sözleri kendisi fark etmese bile onun yerine endişelenip röportajdan çıkardığım olur. Fakat karşı değilim, edebiyatın da bir nevi magazin çabası olduğunu, kapalı kapılar ardında yaşananları ortaya çıkarmayı, görünmeyeni görünür kılmayı denediğine inanıyorum. En azından roman için bu böyle. Jane Austen, Henry Fielding, Henry James, Vladimir Nabokov, Philip Roth, John Updike ve tabii ki gerçek hayatta tanıdığı kişileri ve sırlarını yazmakta hiç sakınca görmeyen Truman Capote en nadidesinden dedikodu yazarları sayılabilirler. Tabii bu işi çok lezzetli bir şekilde yapmışlar, o ayrı. Zaten Capote’nin lafıdır, “Edebiyat dedikodudan ibarettir” demiş. Ama işte bütün dedikodular da edebiyat olmuyor, değil mi? Sonuç olarak ben, muhtevası ilginç değilse, seviyesiz bir dille yazılmışsa o haberden hazzetmiyorum. Bir de şu var: Okuru kaçıran dedikodu değildir. Okur kaçarsa niye kaçar biliyor musun, çalakalem yazılmış kötü kitapların reklamla şişirilmesinden, reklamı veriliyor diye ha bire dergilere, gazetelere haber olmasından, tanıtım yazılarında o kitapların kusurlarına, ne bileyim hiç değilse içlerindeki bozuk cümlelere ve imla yanlışlarına hiç değinilmeden methiyeler düzülmesinden kaçar.


Kitaplardan mı kaçar?
Yok canım, kitaplar üzerine okumaktan kaçar, dergilerden kaçar. Bir konuda içim rahat. Bunca keşmekeşin ortasında başta bir parça bocalasa da okur artık kendini son derece özgür hissetmeye başladı, canının istediğini okuyor. Ara sıra gaza gelip berbat bir yazarın sözü edilmeye değmez bir kitabını alsa bile o yazarın ikinci kitabına yüz vermiyor. O yüzden de kısa süreli sansasyonların, satış patlamalarının devamı pek gelmiyor. Anlayacağın, okumak söz konusu olduğunda okuyucu sonuna kadar egoistçe davranmakta bir sakınca görmüyor.

İşte, ben de konuyu oraya getirmek istiyordum. Egoist Okur adlı bir blogun var. Blogu, okumanın daha egoistçe ama zevkli biçimleri olduğunu kendine ve başkalarına hatırlatmak için yaptığını söylemişsin...
Hep söylüyorum, hayatta en çok yaptığımız şey okumak. Bütün gün durmadan okuyoruz; harfler, işaretler, rüyalar, ruh halleri… Kahvaltıda içtiğimiz sütün yağlı mı yağsız mı olduğuna bakıyoruz, vapur saatlerine, gazete manşetlerine, trafik tabelalarına, dergilere, reklam panolarına, tweet’lerimize, facebook iletilerimize göz atıyoruz, e-postalarımızı cevaplıyoruz… Rimel mi alacağız; önce kutusunu okuyoruz. Lokantaya mı gittik, ne yiyeceğimize karar vermek için menüyü istiyoruz. Kahve falı bakarken bile, aslında okuyoruz. Dediğin gibi ben Egoist Okur’u, okumanın daha egoistçe ama zevkli biçimleri de olduğunu kendime ve başkalarına hatırlatmak için yaptım. Kimseye aldırmadan sadece kendini düşünerek, mecburiyetlerini unutarak, şahsi tercihlerinin peşine takılarak okumaktan güzel şey yok!

Neler hayal etmiştin blogu açarken?
Geçen yılın başlarıydı. Düşüp ayak bileğimi kırmıştım ve iki ay kanapeye çakılı yaşamak zorundaydım. Habertürk’te yazdığım için mutluyum ama o kanape esareti sırasında, kendime ait bir mekanım olmasını, kimseye hesap vermeden sadece canımın istediğini yazabilmeyi çok istedim. Araya kitap notları ekleyecek, böylece bir nevi okuma günlüğü oluşturacaktım.

Şimdi o hayallerin neresindesin?
Meğer içimde uzun süredir uyuklayan dergicilik canavarı çıkmak için fırsat kolluyormuş. Egoist Okur çok geçmeden oyun bahçesi gibi cıvıl cıvıl, sürprizli, iç karartmayan ama gerektiğinde sözünü sakınmayan, tavırlı bir dergiye dönüştü. Dergicilik hayatta en iyi yaptığım iş. Hep söylüyorum, ilk dergisini ilkokul beşteyken daktilo ve uhu yardımıyla yaratmış, üstelik bu işten birkaç kitap ve şekerleme alacak kadar para kazanabilmiş biriyim sonuçta.


Neler var Egoist Okur’da?
Her şey bir kitabın konusu olabilir, haliyle sloganı “Kitaplar ve başka güzel ihtimaller” olan Egoist Okur’un da konusu olabilir... Öncelikle kitaplar var elbette. Ben bir müzik manyağı olduğum için bol bol da müzik var. Egoist Okur’un “Efkâr Karması” adıyla ünlenen şarkı listelerini her seferinde ünlü bir isim hazırlıyor. Sonra videolar, haberler, röportajlar, polemikler, yazma dersleri, içeriden bilgiler, oyuncaklı yazılar, fotoğraf albümleri, sitede yer almasa kimsenin ruhunun duymayacağı güzel nesneler... Çocuk kitapları için bir bölüm bile var. Yok, yok anlayacağın!

İnternet edebiyata ve okura nasıl bir kanal açıyor? Örneğin bir edebiyat dergisinin yapamayacağı neleri yapıyorsun?
Sadece Egoist Okur değil, birçok site, mesela çok sevdiğim Afili Filintalar, edebiyat dergilerinin yapamayacağı birçok şeyi yapabiliyor. Bir kere internette multimedya olanaklarını sınırsız kullanmak mümkün. Sonra yazdığın yazıyı matbaayı, renk ayrımını filan beklemeden yayınlayabiliyorsun. En güzeli okurların olumlu veya olumsuz tepkilerini anında görüyorsun. Fakat abartmayalım, Egoist Okur, bir edebiyat dergisi değil. Bunun için kalabalık bir ekibe ve daha çok zamana ihtiyaç var, oysa ben çok yoğun bir iş temposunun izin verdiği zamanlarda, tek başıma hazırlıyorum blogumu. İnternetin dergiciliğin yerini alabileceğine de inanmıyorum. Bir kere internet okurunun uzun, ayrıntılı yazılara tahammülü yok. Kendine has bir dil geliştirebilmişsen ve bu okurun hoşuna gitmişse ayakta kalıyorsun. İşin aslı, dergiler ve bloglar rakip değiller, birbirlerini tamamlıyorlar. Kendi adıma ben, başta Notos ve Roman Kahramanları olmak üzere birçok dergiyi zevkle okuyorum. Şimdiki hayalim Egoist Okur’un televizyon versiyonunu yaratmak. Vakti gelince...

Kaç kişi ziyaret ediyor günde?
Günden güne değişiyor ama Egoist Okur’u ayda ortalama 75 bin kişi ziyaret ediyor.

Hürriyet Gazetesinin düzenlediği Bumerang ödüllerinde birincilik kazandın. Gurur duydun mu?
Sayım’cım nasıl soru bu? Havalara uçtum. Sonuçta içeriğinden tasarımına her şeyiyle bana ait olan, hayatımın çok zor bir döneminde tek başıma, üstelik su katılmamış bir internet cahiliyken sora sora, okuya okuya, öğrene öğrene yarattığım bir yer burası, gurur duymaz olur muyum? Ama bu süreçte beni asıl mutlu eden hayranlıkla sevdiğim Uğur Yücel’in söylediği bir söz oldu. “Egoist Okur, New Yorklu cazcılara benziyor. Bizde cazcılar kötü çaldıklarında bile burunları bir karış havadadır, New York’takiler ise alçakgönüllü adamlardır, karşılaştığında yanlarına gidip havadan sudan konuşabilirsin ama sahneye çıktıklarında müthiştirler” demişti Uğur Bey. Duyduğum en şahane iltifattı. Yapmak istediğimi de özetliyordu aslında: Okuyucuya tepeden bakmayan, edebiyatı sıkıcı ve hararetsiz bir şey gibi göstermeyen bir edebiyat blogu…

Kimler yazıyor blogda?
Düzenli yazan sadece ben varım ama yazılarıyla veya başka şekillerde katkıda bulunanlar çok. Tolga Meriç, Emine Çaykara, Füsun Saka ve Aycan Aşkım Saroğlu başından beri vardı. Altay Öktem ve Deniz Durukan da öyle… Şavkar Altınel, Hamdi Koç, Ahmet Büke, Umay Umay, Mine Söğüt, Bahadır Baruter, Süha Derbent, Seray Şahiner, Hakan Bıçakcı, Yekta Kopan, Murat Gülsoy, Mabel Matiz, Alp Buğdaycı, sonra Alper Canıgüz, Murat Menteş, Emrah Serbes de katkıda bulunanlardan ilk aklıma gelenler… Hepsine müteşekkirim.

Egoist Okur’un edebiyat karşısındaki tavrını nasıl özetlersin?
Egoist Okur edebiyatın kıymetini bilir ama kimi hafif, eğlenceli romanların da iyi yazılmışlarsa gerekli olduğunun farkındadır. Türkiye’de hep yapılageldiği gibi bu ikisini birbirine karıştırmaz, ayrı ayrı ikisinden de zevk alır. Başka bir deyişle üsluba da düşkündür, oyuna da… Korku edebiyatını, polisiye gerilimi özel olarak önemser. Aynısı çocuk edebiyatı için de geçerlidir. Hayvan haklarını sonuna kadar savunur. Sansüre karşıdır. Kadına karşı şiddet veya cinsiyet ayrımcılığı gibi meselelerde hassastır. Daha sayayım mı Sayım? Egoist Okur’u anlatmak kendimi anlatmak gibi bir şey, şöyle söyleyeyim daha iyi: Egoistçe gelebilir ama ben Egoist Okur’a zevk almayacağım, bana yanlış gelen hiçbir şeyi koymamaya kararlıyım.


O halde konuyu değiştirelim... Hayat sevenlerin yanındadır, değil mi Gülenay?
Sayım, bu ne acayip soru demeyeceğim, röportajlarına attığın imza gibi bir şey çünkü. İstediğin cevap mıdır emin değilim ama ben, sevmenin bir kabiliyet olduğuna inanıyorum. Kanındaki yaşam enerjisi, birini koşulsuz sevebildiğin zaman durdurulamaz bir hızla, gürül gürül akmaya başlıyor, bir de onu biliyorum. Ötesini yaşadıkça keşfediyoruz işte…

15 yıldır arkadaşız. Rahatlıkla söyleyebilirim ki yayın dünyasını senin kadar iyi bilen azdır. Ne düşünüyorsun, 15 yıl öncesinden beri neler değişti?
Daha çok kitap yayınlanıyor, kitaplardan eskisine göre daha fazla söz ediliyor... Billboardlarda kitap ilanları göreceğimizi, kitapların büyük satış rakamlarına erişeceğini, yabancı dillere çevrileceğini 10 yıl önce hayal bile edemezdik. Düşünsene; kitap yazarak hayatını idame ettirebilen yazar olmazdı; artık var. Mesela Orhan Pamuk’un Cevdet Bey ve Oğulları romanını veya Tanpınar’ın Huzur’unun dizi olacağını söyleseler inanır mıydık? Oysa yakında bu iki romanın dizisini izleyeceğiz.

Bu olumlu bir şey mi sence?
Hem de çok olumlu bir şey. Diziler milletin kitapları merak etmesini sağlıyor. “Aaa, Aşk-ı Memnu’nun kitabı çıkmış” diye sevinecek bir kitleye hitap etseler de... Lise ders kitaplarında gençleri edebiyattan soğutan kuru cümlelere itiraz etmiyoruz da, dizilerden mi rahatsız oluyoruz? Üstelik bazıları hakikaten iyi.

Her şey yolunda yani?
Yok canım. Yolunda olmayan çok şey var. Mesela çok kitap çıkıyor, yayınevi ve yazar sayısı artıyor ama kitabevi sayısı hızla azalıyor. Beyazıt’taki Sahaflar Çarşısı'na son gittiğimde ağlamak istedim. Zamanında binbir çeşit edebi maceraya çıkmama vesile olan yer resmen Mahmutpaşa’ya dönmüştü. Fakat Sayım, içi kararmasın insanların. Ben bu konularda ağzımı açtım mı susmam biliyorsun.

Yok, yok, konuşalım...
Eh, sen istedin. Egoist Okur’da yazıyorum bunları… Yayıncılığın şu parlak günlerinde zihnimde birtakım sorular dolaşıp duruyor... Niçin artık kimse doğru dürüst eleştiri yazmıyor, niye kitap tanıtımının, bir de kof methiye ya da kötü niyetli “çakmanın” bir adım ötesine geçilemiyor? Niçin en kıdemli eleştirmenler bile olay örgülerini özetleyip üç beş yuvarlak kelam etmekle yetiniyor?

Neden sence?
Eskiler ya yaşlandı yahut tası tarağı toplayıp gitti. Düşünsene, sadece bir tane Doğan Hızlan var. Niye? Halbuki bir sürü Doğan Hızlan olması lazım. Aynısından değil; farklı görüşlerde, farklı tavırlarda... Ama yok işte. Olamıyor bir türlü. Kitap eklerinde de dönüp dolaşıp aynı isimlere rastlıyoruz.

Sen de bir kitap eki çıkarıyorsun...
Valla, kendimi bütün bunların dışında tutarak konuşmuyorum zaten. Zamanın ruhundan söz ediyorum. Bana öyle geliyor ki kitap ekleri çoğunlukla yayınenevlerinin PR departmanları tarafından yönetiliyor artık. Berbat çevirilerden özensiz editörlükten, düpedüz kötü romanlardan söz eden yok. Eleştiriyi kaldırabilecek olgunlukta yazar ve yayıncı da kalmadı ki. Günü kurtaralım, ahbapları küstürmeyelim sıkıntısıyla dönüyor iş. Bu hesaplarla da eleştiri falan yapılmıyor.

Sen nereye yerleştiriyorsun kendini?
Eleştirmen değilim. Az önce konuştuğumuz şeyleri düşünürsek, olmak da istemezdim. Habertürk'teki Kâğıt Kokusu yazılarında ve yaptığım röportajlarda iyi işleri vurgulamayı, öne çıkarmayı tercih ediyorum. Egoist Okur’da da öyle, kötü işleri görmüyorum. İleride okurla interaktif bir şekilde ilerleyecek bir eleştiri bölümü açmayı planlıyorum ama bunun için henüz vakit var...


SAYIM ÇINAR
Sayimc@superonline.com


.

Mimariden mücevhere cool hareketler...


Tayfun Mumcu kendi tarzını "cool-klasik" olarak tanımlayan bir mimar. Belki hatırlarsınız Beymen mağazaları onun ellerinden çıkmıştır. Bu sofistike mücevherleri görmek isterseniz Nişantaşı'ndaki Tayfun Mumcu mobilya mağazasına uğramanız gerekiyor. Her biri bambaşka hikayeler anlatan modern ve klasik parçaları mutlaka görün...




.